0

Dokuz-Beş

Bunu Altuğ Orgun , Pazar, Nisan 23, 2017 tarihinde, şuraya yazdı:
Yeni işimde ilk günüm, bana verdikleri masa, ucuz şarap ve çiğ balık kokuyor. Yüzümü ekşitip oturuyorum ve eşyalarımı yerleştirmeye başlıyorum. Kızımı yerleştiriyorum önce köşeye ve o, beni çerçevenin altından sabırla seyrederken kalemlerimi diziyorum. Eski püskü bir not defteri, üç yıl önce tam 12:11'de durmuş olan bir saat ve espresso kokusunu hâlâ alabildiğim boş bir kağıt kahve bardağı. Üç yılımın özeti bunlar.

Çantamdaki cep viskisini çaktırmadan çıkarıp, usulca kahve bardağıma boşaltıyorum. Bir yudum, iki yudum... Dokuzdan beşe kadar bu masada oturup, kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yapmayacak olmanın hüznüne yudumluyorum. Annem evde masayı donatmıştır şimdi, komşulara da haber vermiştir ve benim bu kronik hüznümü güzellemeye başlamıştır çoktan. "Benim oğlan işe başladı bugün." diyordur, "evet evet, önceki iş yerinde hiç mutlu değildi burası çok iyi olacak" diyordur. Bir duble daha dolduruyorum, babamın tahminen gazetenin spor sayfasını yüzüne kapatıp şekerleme yaptığı saatler yaklaşırken. Bir yudum, iki yudum... Saati yokluyorum gayri ihtiyari, 12:11... Dakika ibresi on ikiye göz kırpar gibi yapıyor, manidar bir biçimde kendimi hatırlatıyor bu bana. On bir ve on iki arasında gidip geldim hayatım boyunca. Alkoldendir deyip geçiştiriyorum.

Tam bir duble daha koymak üzere elimi cep viskime atıyorum ki, bir kadın yaklaşıyor masama doğru. Ceketimi düzeltirmiş gibi yapıyorum ve bunu yaparken yüzüme öyle bir ifade takınıyorum ki; herhangi biri görse hiç düşünmeden giyim sektöründe olduğumu söyler, ya da terzi falan ne bileyim işte.

"Merhaba. Yeni işiniz için hayırlı olsun demek istemiştim sadece, aramıza hoşgeldiniz."

Aval aval suratına bakıyorum. Hoşgeldinlerle, kolay gelsinlerle, görüşürüzlerle aram hiç iyi değildir. Hoş mu geldim cidden? Hoş da buldum mu peki? Takıntı yaparım böyle şeyleri, dilim düğümlenir.

"Iıı, rahatsız ettiysem kusura bakmayın. Sizi daha fazla meşgul etmeyeyim." diyor mahcup bir yüz ifadesiyle.

"Yok, rahatsız etmediniz de... Ben sadece... Akşama kadar ne yapacağımı düşünüyordum. Bir kaç tablo doldurmaktan başka yapacak hiçbir işim yok, o da en fazla yirmi dakika sürer. Öğle yemeğinden sonraya saklayabilirsem eğer, o yirmi dakikayı kalan dört saate nasıl yayabilirim onu düşünüyordum."

Sahte olduğu pek belli olan bir tebessümle "Alışırsınız." diyor. "Neyse, sonra görüşürüz." diye de ekleyip, geldiği masasına makara topuklularının üzerinde adeta süzülerek geri dönüyor.

Sonra görüşür müyüz cidden? Olur mu öyle şey? Güzeller güzeli karım beni öldürür, mümkün mü böyle bir şey? Boyun eğmişliğin ayaklı simgesi sanki bu kadın, hiç yoktan hayatıma girdi bir anda ve enseme enseme vuruyor: "Sıkıl" diyor, "banane" diyor, "maaş" diyor, "dokuz-beş" diyor, "monoton" diyor, sonra da "görüşürüz" diyor. Hafif bir titreme geliyor vücuduma, kafamı çok hafif yukarı kaldırıp ensemi kapatıyorum. Cep viskime davranıyorum hemen, bir duble daha koyuyorum. Bir yudum, iki yudum... İçmekten de sıkılana kadar içiyorum, hiç kimse muhattap olmuyor nasılsa. Mesai saatim bitince kimselere görünmeden kaybolurum ortalıktan.

Öğle yemeğine bir saat kadar kala, artık o kadar sıkılıyorum ki sigaraya başlamaya karar veriyorum. Balkona gidip, ilk gördüğüm gruptan bir sigara istiyorum. İrice bir kadın, üzerinde "slim" yazan bir paketten bir sigara uzatıyor, incecik bir şey. "Normal sigara yok mu?" diye soruyorum, ters ters bakıyor, sanki çok ağır hakaret etmişim gibi. Ben ne anlarım ki sigara kültüründen, bu zehiri içmek için belli başlı şeylere hakim olmak gerekiyor sanırım. Daha fazla sinirlerini bozmadan, teşekkür edip uzaklaşıyorum çakmak isteyecek birini gözüme kestirmek üzere. İşte orada! Yalnız başına korkuluklara yaslanmış, uzunca binalardan ve korna seslerinden ibaret o eşsiz(!) manzarayı izleyen iyi görünümlü bir adam. Çakmak istiyorum, paltosunun iç cebinden düz siyah üzerine gümüş işlemesi olan bir zippo uzatıyor. Lisedeyken arkadaşlarımın çakma zippolarıyla kendi çapımda güzel hareketler yapardım. Hemen çekiyorum o hareketlerden bir tanesini ve ilk dumanımı içime çekmeden, balon şişirircesine üflüyorum karşıdaki binaya doğru. Adamın suratında mimik oynamıyor, hareketimi takdir ettiğine dair en ufak bir işaret yok. Bozuluyorum biraz zippoyu geri uzatırken. Teşekkür ediyorum, önemli değil diyeceği yerde yıllardır konuşmuyormuşçasına anlatmaya başlıyor bir anda:

"Üç yıldır bu aptal yerde çalışıyorum, üç koca yıl! Üç yılda neler yapabilirdim biliyor musun? İkinci Haçlı Seferi bile iki yıl sürdü sadece, iki... Anlıyor musun? İlk senem güzeldi; yeni bir iş yeri, yeni insanlar diye düşünüyordum. Herkesle samimi oldum, istisnasız tüm partilerde boy gösterdim. O kadar çok kadınla yattım ki, bir süre sonra aralarında yaptıkları ufak dedikodularda laf bana gelince kavgalar çıkar oldu. Hatta yılbaşı partisinde patronun kızıyla bile fingirdeştim. Neyse... İkinci yılımda birdenbire depresif hissetmeye başladım, dibe batmaya, karanlığı görmeye başladım. Her gün aynı şeyi yapıyordum, seks beni tatmin etmiyordu artık, eroine başladım. Maaşımın büyük bir kısmını ya kadınlara ya da uyuşturucuya harcıyordum. Burdaki herkesle bağlarım bir bir koptu; artık ne düşündüğünü hiç çekinmeden söyleyen, umursamaz biri olmuştum. Kimse yüzüme bile bakmıyordu, tüm o samimiyetsiz günaydınlar bile durdu birden. Ben de... Ben de tüm o kötü alışkanlarımdan anlamlı bir şeyler bulma ümidiyle monotonu devam ettirdim. Başka şansım yoktu, anlıyor musun?"

Tüm bunları anlatırken, arada celallenip elini omzuma atıyor ve beni silkeliyor hasta herif. Masaj koltukları gibi sallanıyorum sürekli, ağzımdan da garip ses dalgaları yayılıyor eş zamanlı olarak. Çoktan sönmüş olan sigaramı kültablasına bırakıp, cep telefonumdan saate bakıyorum. 11:59. Deli gibi açım, öğle yemeğimi yemek üzere iznini istiyorum. Ama yok...

"Dur biraz, on dakikanı istiyorum sadece. Konuşmaya ihtiyacım var, son bir defa daha konuşmaya. Anlıyor musun?"

Anlamıyorum... Bu herif çıldırmış. Çıl-dır-mış! Çattık işte ilk günden...

"Üçüncü senem daha da boktan. Annemi kanser aldı, babam da kahrından öldü. Kız kardeşim tüm bunlara dayanamadı ve pılını pırtını toplayıp yurt dışına gitti. Yeni bir hayat kuracakmış, nah kurarsın dedim, sonra ne yaptı bilmiyorum. Birkaç kere aradı, damarlarıma toz enjekte etmekle meşguldüm, açmadım. Bir daha da aramadı. Telefonum artık hiç çalmıyordu, ben de sim kartını çıkartıp line çekmeye başladım. Gittim bir psikiyatriste göründüm, anti depresan verdi yolladı. Üç ay boyunca o aptal, turuncu hapları yuttum, tam üç ay! En sonunda uyuşturucudan aldığım hazzı etkiliyor diye düşünüp bıraktım, bırakmaz olaydım. Daha fazla dibe batamayacağımı düşünüyor olabilirsin, ama battım. O gün bugündür, Allah'ın her günü şu balkondan atlamayı düşünüyorum işte. Bu hiçbir anlamı olmayan, zavallı hayatıma şatafatlı bir son! Neyim kaldı ki? Ben... Ben, üç yıldır seni bekliyormuşum biliyor musun? Üç kahrolasıca yıldır bir yabancıyı bekliyormuşum meğer, seninle konuşmayı bekliyormuşum. Eğer son bir şey söylemem gerek.."

"N..n..ne diyorsun sen ya? Kendine gel, kendine gel! Bilincin yerinde değil senin, gel seninle biraz içeri geçelim. Hem bak, benim de anlatacaklarım var. Gel hadi..." diyorum ki tüm gücüyle yere ittiriyor beni, herkes gözlerini bize dikiyor. Herkesin hayatına nüfuz ediyor işte o an, o adamın hayatı, tüm o sahtelikleri saymazsak ilk defa...

"Sözümü kesme be adam!" diye bağrıyor, ve sözlerini adeta bir balkon konuşmasına çevirircesine, kalabalığa dönüp bağırmaya devam ediyor: "Eğer son bir şey söylemem gerekirse... Hiçbiriniz yaşamayı hak etmiyorsunuz. Hepiniz sefil, acı çeken, yalancı, iki yüzlü, kokuşmuş yaratıklarsınız. Benim kadar cesaretiniz yok, yok... Yok işte!"

Konuşmamızın başından beri ilk defa gülümsüyor ve bırakıyor kendini aşağıya. Dizlerimin üzerine kapaklanmış, öylece bakakalıyorum. Gözlerimi sımsıkı kapatıp başımı yere eğiyorum, göz yaşlarımı bastırıyorum. Etrafımdaki onlarca farklı tınıda çığlık beynime tecavüz ediyor. Beynim hayal dahi edemeyeceğim bir biçimde çalışıyor ve resmen tüm hayatım boyunca düşünebileceğim her şeyi saniyelere sığdırıyor, yaptıklarımı ve henüz yapamadıklarımı düşünüyorum. Gözlerimi açıyorum birden. Cep telefonum önümde duruyor, açık ekrandan saate bakıyorum. 12:12. Bilincim kararıyor, kendimden geçiyorum...

Bu yayına verilen bağlantılar |
0

İntikad

Bunu Altuğ Orgun , Pazartesi, Eylül 19, 2016 tarihinde, şuraya yazdı:
Gaipten afak görürse bu kör gözlerim:
Parçalanmaya geldim, yok olmaya değil!
Madem ki durduramıyorum kum tanelerini;
Durdururum en olmadık yerde cümlelerimi.

Bu yayına verilen bağlantılar |
0

Yol

Bunu Altuğ Orgun , Perşembe, Temmuz 14, 2016 tarihinde, şuraya yazdı:
Uçsuz bucaksız bir çöl... Daha fazla serap görmemek adına gözlerimi kapatmış, durmaksızın koşuyordum. Bir planım yoktu, plan adamı değilimdir zira, spontane gelişiyordu her şey. Ah.. Sadece koşuyordum...

"Biraz suyla kendime gelebilird..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey şaraptı ve henüz farkında değildim bunun.

Çıplak ayaklarımdaki yaralar kabuk bağlamaya başlamıştı, adım atmak gittikçe zorlaşıyordu. Yavaşlamaya başladım. Yavaşladım... Yavaşladım.. Ve durdum. Sağ kulağımı sıyıran bir ok sesiyle gözlerimi açtım, tüm ciddiyetiyle Artemis mi duruyordu karşımda? Evet evet, bu oydu. Anlamsızca suratıma bakıyordu; sanki farklı devirlerin insanlarıymışız gibi, oysa ben asırlarca onu aramıştım. O bir ok daha yerleştirirken yayına, usulca yanına yaklaşmaya başladım. O kadar yaklaşmıştım ki en sonunda, aramızdaki mesafenin matematiksel bir tanımı olmadığına yemin edebilirim. Dudaklarındaki çatlaklardan süzülen ay ışığı, gözlerimi kamaştırıyordu.

"Şarap, şarap istiyoru..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey ölmekti ve henüz farkında değildim bunun.

Yere kapandım. O düşünüyordu, bense cebelleşiyordum. Dizlerimin üstünde, ayağa kalkmaya uğraşıyordum. Ah, sanki hiç olmayacak çocuklarına insanoğlunun evrimini anlatmak için beni kullanıyordu, ne kadar acınası olduğunu düşündüm bunun. Ben düşünüyordum, o ise cebelleşiyordu. Başarısız olmam için tüm beyin hücrelerim seferber olmuştu, ve bu umrumda değildi. Pes edecek hâlim yoktu, çoktan vazgeçmiştim. Ölmekten korkmuyordum. Bakirenin kolundan tutup bağırdığımı hayal ettim:

"Öldür, şuracıkta öldür be..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey ayağa kalkmaktı ve henüz farkında değildim bunun.

Zaman kavramım yok olmuştu. Günleri, mevsimleri ayırt edemiyordum. Dizlerimin üstünde durmuş, görüş açım elverdiğince yeni simalar yakalamaya çalışıyordum. Doğduğum anı hatırlar gibi oldum, gözlerim yandı, hatırlamaktan vazgeçtim. Plan mı yapmalıydım? Olacakları dahi kestiremiyorken, ne gibi bir plan yapabilirdim ki? Daha önce yaptığım tüm planlarla dalga geçmişti Tanrılar, onlar için değersiz bir paçavraydım. Kabuklarımı yırttım ve balçık kıvamındaki kanımı buladım kuma. İnsanları yaralamadan da onlarda bir iz bırakabilirdim, tek yapmam gereken bunu tercih etmekti. Tüm ihtişamıyla Bifröst duruyordu karşımda, burdan başlayabilirdim.

"Biri kalkmama yardım ets..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey biriyle konuşmaktı ve henüz farkında değildim bunun.

Daha önce hiç bu kadar canlı hissetmemiştim. Bir birey değildim, her şeydim ben, bütüne kavuşmuş eski bir parçaydım. Daha önce hiç bu kadar boş hissetmemiştim. Hiçbir amacım yoktu, bir hiçtim ben, gözlerim yandığı gün başlamıştım hiçe yaklaşmaya. Daha önce hiç bu kadar gerçek hissetmemiştim. Her şeyi öğrenmiştim ve hiçbir şey bilmiyordum. Daha önce hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. İstediğim her şeyi yapabilecek güce sahiptim fakat yerimden kalkmaya mecalim yoktu. Daha önce hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Herkesle konuşmuştum ve kendim dahil hiç kimseyi tanımıyordum.

Biriyle konuşmuştum.
Ve o henüz bunu bilmiyordu...

Bu yayına verilen bağlantılar |

Copyright © 2009 Asi Polis Hakkımızı sonuna dek ararız, adalet yerini bulur. Ha bu arada, temayı Laptop Geek yaptı. | FalconHive uyarladı.