0

İntikad

Bunu Altuğ Orgun , Pazartesi, Eylül 19, 2016 tarihinde, şuraya yazdı:
Gaipten afak görürse bu kör gözlerim:
Parçalanmaya geldim, yok olmaya değil!
Madem ki durduramıyorum kum tanelerini;
Durdururum en olmadık yerde cümlelerimi.

Bu yayına verilen bağlantılar |
0

Yol

Bunu Altuğ Orgun , Perşembe, Temmuz 14, 2016 tarihinde, şuraya yazdı:
Uçsuz bucaksız bir çöl... Daha fazla serap görmemek adına gözlerimi kapatmış, durmaksızın koşuyordum. Bir planım yoktu, plan adamı değilimdir zira, spontane gelişiyordu her şey. Ah.. Sadece koşuyordum...

"Biraz suyla kendime gelebilird..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey şaraptı ve henüz farkında değildim bunun.

Çıplak ayaklarımdaki yaralar kabuk bağlamaya başlamıştı, adım atmak gittikçe zorlaşıyordu. Yavaşlamaya başladım. Yavaşladım... Yavaşladım.. Ve durdum. Sağ kulağımı sıyıran bir ok sesiyle gözlerimi açtım, tüm ciddiyetiyle Artemis mi duruyordu karşımda? Evet evet, bu oydu. Anlamsızca suratıma bakıyordu; sanki farklı devirlerin insanlarıymışız gibi, oysa ben asırlarca onu aramıştım. O bir ok daha yerleştirirken yayına, usulca yanına yaklaşmaya başladım. O kadar yaklaşmıştım ki en sonunda, aramızdaki mesafenin matematiksel bir tanımı olmadığına yemin edebilirim. Dudaklarındaki çatlaklardan süzülen ay ışığı, gözlerimi kamaştırıyordu.

"Şarap, şarap istiyoru..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey ölmekti ve henüz farkında değildim bunun.

Yere kapandım. O düşünüyordu, bense cebelleşiyordum. Dizlerimin üstünde, ayağa kalkmaya uğraşıyordum. Ah, sanki hiç olmayacak çocuklarına insanoğlunun evrimini anlatmak için beni kullanıyordu, ne kadar acınası olduğunu düşündüm bunun. Ben düşünüyordum, o ise cebelleşiyordu. Başarısız olmam için tüm beyin hücrelerim seferber olmuştu, ve bu umrumda değildi. Pes edecek hâlim yoktu, çoktan vazgeçmiştim. Ölmekten korkmuyordum. Bakirenin kolundan tutup bağırdığımı hayal ettim:

"Öldür, şuracıkta öldür be..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey ayağa kalkmaktı ve henüz farkında değildim bunun.

Zaman kavramım yok olmuştu. Günleri, mevsimleri ayırt edemiyordum. Dizlerimin üstünde durmuş, görüş açım elverdiğince yeni simalar yakalamaya çalışıyordum. Doğduğum anı hatırlar gibi oldum, gözlerim yandı, hatırlamaktan vazgeçtim. Plan mı yapmalıydım? Olacakları dahi kestiremiyorken, ne gibi bir plan yapabilirdim ki? Daha önce yaptığım tüm planlarla dalga geçmişti Tanrılar, onlar için değersiz bir paçavraydım. Kabuklarımı yırttım ve balçık kıvamındaki kanımı buladım kuma. İnsanları yaralamadan da onlarda bir iz bırakabilirdim, tek yapmam gereken bunu tercih etmekti. Tüm ihtişamıyla Bifröst duruyordu karşımda, burdan başlayabilirdim.

"Biri kalkmama yardım ets..."
Hayır, ihtiyacım olan tek şey biriyle konuşmaktı ve henüz farkında değildim bunun.

Daha önce hiç bu kadar canlı hissetmemiştim. Bir birey değildim, her şeydim ben, bütüne kavuşmuş eski bir parçaydım. Daha önce hiç bu kadar boş hissetmemiştim. Hiçbir amacım yoktu, bir hiçtim ben, gözlerim yandığı gün başlamıştım hiçe yaklaşmaya. Daha önce hiç bu kadar gerçek hissetmemiştim. Her şeyi öğrenmiştim ve hiçbir şey bilmiyordum. Daha önce hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. İstediğim her şeyi yapabilecek güce sahiptim fakat yerimden kalkmaya mecalim yoktu. Daha önce hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Herkesle konuşmuştum ve kendim dahil hiç kimseyi tanımıyordum.

Biriyle konuşmuştum.
Ve o henüz bunu bilmiyordu...

Bu yayına verilen bağlantılar |
0

Absürt Sokak ve Cep Viskisi

Bunu Altuğ Orgun , Pazartesi, Ocak 19, 2015 tarihinde, şuraya yazdı:

Uykunun erbabının ölüm olduğu zamanlardı, kırmızı kapşonlumu kaybetmiştim. Göz yaşlarını eskiten bir antikacıyla beraber yörüngemden sapıyordum. Ne rüzgarı duyabiliyordum, ne de bitmek tükenmek bilmeyen sağanakta kulaç atacak mecalim vardı. Parlak, bir o kadar da soğuk sokak lambalarının aydınlatmakla yükümlü olduğu bir sokağın en ücra köşesinde, en pahalı müzik aletlerine sahip, dünyanın en kötü müzisyenini dinliyordum. Yanımızdan, sakallarının içinde yeşil banknot bulma ümidiyle eş zamanlı kazı çalışmaları yapan şarapçıyla dalga geçen sesler geçiyordu. Cep viskim bir şekilde ayaklanmış, daha şefkat dolu bir cep arayışına girişmişti. Elinde ufak bir tüple karşımda dikilmiş, beni de ağlatmaya çabalıyordu antikacı; türlü hikayeler anlatıyordu, hatta tavşan delikli masallar, harikalar... Bakışlarımı kaçırıp, yanımdan geçen insanları sayıyordum bense; şimdiye kadar üç yüz yetmiş sekiz insan geçmişti. Hesaplarıma göre her on sekizinden yedisi kahkaha, beşi küfür, üçü kafa, ikisiyse kızlık patlatıyordu. Ve kafa patlatan her üç kişiden ikisinin de "kızlık patlatmak" gibi bir safsataya yoğunlaştığına yemin edebilirim. Kalan bir kişi ise, uykunun erbabıyla tanışıyordu. Sokakta o an gerçekleşen her şey makuldü, ah, makbuldü... Ben hariç... Sadece, paltomun iç cebinden kaybolan viskinin izini sürüyordum ben. Elimi ceplerine sokmamı gülümseyerek karşılayan bu insanları, bana mı yeğlemişti yani? Vazgeçmiştim birden, her şeyden, hiçbir şeyden... Yere yığılmıştım. Son bir güçle kafamı kaldırıp baktığımda gördüm insanları izleyen adamı, kırmızı kapşonluydu pezevenk herif.
"Üç yüz yetmiş altı, üç yüz yetmiş yedi..."
Bana çevirdi suratını sonra.
"...üç yüz yetmiş sekiz, ölü yirmi bir."
Ah, uykunun erbabı... O kapşonluyu severdim.

Evet...
Hayır...
Yörüngemden sapıyordum...

Uykunun erbabının ölüm old...
..
.

Bu yayına verilen bağlantılar |

Copyright © 2009 Asi Polis Hakkımızı sonuna dek ararız, adalet yerini bulur. Ha bu arada, temayı Laptop Geek yaptı. | FalconHive uyarladı.